Van'daki Kırgızların Ulupamir Kültür Şenlikleri'ne katılan Kırgız Türk Manas Üniversitesi Türkoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kadyraly Konkobaev, Ulupamir köyündeki Kırgızların Göktürk dönemindeki kültürü günümüze kadar taşıyan tek Türkler olduğunu söyledi.

Van'ın Erciş ilçesine bağlı Ulupamir köyünde yaşayan Kırgızlar bu yıl sekizincisini düzenledikleri 'Ulupamir Kültür Şenlikleri' ile kültürlerini yaşatmaya ve tanıtmaya çalışıyor.

Renkli geçen şenliklere Kırgızistan'dan Dil Komisyonu Başkanı Taşboo Cumagulov, Kırgız Türk Manas Üniversitesi Türkoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kadyraly Konkobaev, Kırgızların ünlü türkücüsü ve Bişkek Kırgız Türk Üniversitesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Roza Amanova ve bazı Kırgız sanatçılar katıldı.

Kırgız Türk Manas Üniversitesi Türkoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kadyraly Konkobaev, Ulupamir köyündeki Kırgızlar eski Göktürk dönemindeki eski terk kültürünü günümüze kadar taşıyan tek Türkler olduğunu söyledi.

Konkobaev, "Ben Türk dünyasını gezdim biliyorum. Ulupamir köylülerinin özelliği budur. Türkiye'de veya Kırgızistan'daki Kırgızların bunlar arasında en azından yüz yıllık bir fark var. Buradaki Kırgızların eski kültürünü yaşantılarını tümünü taşıyan giysisi ve kendi hayatlarıyla ilgili yaşam tarzlarındaki farklılıklar Göktürk zamanındaki hayatlarla hiç farkı yok. Kızların, gelinlerin ve yaşlı kadınların giysilerine bakınız çok farklı, yaşam tarzlarındaki özellikleri de budur. Eski Göktürk zamanında bizim insanımız nasıl göçebe hayatı yaşasa bunlarda Afganistan'da Ulupamir'de 30 yıl önce yaşadılar" dedi.

Konkobaev, geçmişte göçebe hayatı yaşayan Ulupamir Kırgızlarının 30 yıldan bu yana bu köyde yerleşik hayata geçtiğine dikkat çekerek, buna rağmen yaşlıların eski kültürlerini devam ettirdiğini kaydetti.

Buradaki gençlerin çevre kültürünün etkisiyle Kırgızcayı ve eski kültürlerinin unutmaya başladığını anımsatan Konkobaev, "Buraya ilk kez 1991 yılında gelerek araştırma yapan İlk Türkolog'um. 19 yıl sonra tekrar geldiğimde gördüm ki çok değişlik var. Gençler Kırgızcayı bilmiyor. Ama burada yaşayan yaşlılar eski kültürü halen taşıyor. Onun için bunlar Türk dünyasının bir antikasıdır. Onun için bu antikayı yaşatan Türkiye'ye ve milletine her zaman borçluyum. Kırgız Türk gençleri Kırgız eski Türkçesini unutuyorlar. Ama bunların dilinde de hayatında da tüm bilinçlerinde de eskiyi korumamız gerekir. Biz Kırgızistan'da bunu koruyamadık. Ama bunlar Afganistan Pamir Yaylası'nda bunu yaşattılar. Onun için bu önemli ve korumak için inceliyoruz" şeklinde konuştu.

Şenliğe yöresel kıyafet ve başlıkla katılan Kırgızların ünlü türkücülerinden ve Bişkek Kırgız Türk Üniversitesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Roza Amanova elindeki çalgıları kumuzla mini bir konser verdi. Amanova, Ulupamir'deki Kırgızlara sahip çıkan Türk devleti büyüklerine ve milletine teşekkür etti.

Ulupamir'de Kırgızlarla birlikte olduğu için mutlu olduğunu ifade eden Amanova, geçmişte Afganistan'da Ulupamir Yaylası'nda kültürlerini koruyan Kırgızların bu kültürlerini burada korumak için mücadele verdiğini söyledi.

Kırgız Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Van Bölge Sorumlusu Bünyamin Toker de, yaklaşık 30 yıl önce buraya yerleştirildiklerini ifade ederek, çevre köylerdeki Kürt köylüleriyle güzel bir şekilde geçindiklerini vurguladı.

Geçen süre içinde Türk ve Kürtlerle kız alıp vermeyle birlikte akrabalık ilişkilerinin kurulduğunu anlatan Toker, fakat artan nüfusla birlikte batı illerine küçük de olsa bir göçün başladığını ifade etti.

TATAR ÖĞRETMEN: KÜLTÜRÜMÜZÜ UNUTMAMAK İÇİN EVDE KENDİ DİLİMİZLE KONUŞUYORUZ

Rus Bolşevik ihtilali öncesinden Sibirya'dan göç ederek, 1907 yılında Konya'nın Cihanbeyli'ye bağlı Bögrüdelik köyüne yerleşen Tatar ailesinden olan ve Ağrı'da öğretmenlik yapan Fehime Özbay, Kırgız öğrencisinin davetlisi olarak şenliklere katılanlardan biri oldu. Köylerinde Tatarların yanında Bulgar göçmeni ve doğudan göç eden Kürtlerin bir arada birlikte yaşadığını ifade eden Özbay, şunları söyledi: "Aradan göçen 100 yıla rağmen kendi kültürümüzü korumak ve dilimizi unutmamak için evde Tatarca konuşuyoruz. Ama artık Türkiye'nin bir parçasıyız. Ulupamir'de yaşayan Kırgızların kendi kültürlerini yaşadıklarını gördüm. Ama çevre ve popüler kültüre de yabancı değiller. Düğünlerinde Anadolu'nun her yöresinden müzik çaldıklarını gördük"


Ulupamir Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı ve Köy muhtarı Kasımbek Varol, bu yıl sekizincisini düzenledikleri şenliklerin amacının Kırgız Kültürünü tanıtmak ve yaşadıkları yöredeki insanlarla kaynaşmayı sağlamak olduğunu söyledi.

1982 yılında yerleştikleri Van'da geçmişten bu yana kendi kültürlerinde bazı kayıpların olduğunu anımsatan Varol, kendi çocuklarının kültürlerinin bilincine varması ve kültürlerine sahip çıkmasını amaçladıklarını vurguladı.

ULUPAMİR KIRGIZLARIN ZORLU GÖÇÜ

Rusya'da 1907 yılında yapılan Bolşevik ihtilaline karşı direnen Ulupamir Kırgızları önce Çin'e sığındılar, Çin'de Mao'nun iktidara gelmesiyle tekrar Afgan Pamir Yaylası'na geri döndü. 1978'de Sovyetlerin Afganistan'ı işgal etmesiyle de bütün kabile 30 bin baş hayvan ile dağları aşarak Pakistan'a kaçtı. Sıcak iklime dayanamayan çok sayıda Kırgız ölünce, liderleri Hacı Rahman Kul, başta Türkiye'ye çok sayıda ülke liderine mektup yazarak sığınma hakkı istedi. 4 yıl sonra a hem Alaska'dan hem de Türkiye'den olumlu yanıt aldılar. Türk kökenli olan, Türkçeye yakın bir dil konuşan Müslüman Kırgızlar Türkiye'yi tercih ettiler ve 1982'de uçaklarla Türkiye'ye getirilerek bir kısmı Van'ın Erciş ilçesine bir kısmı ise Malatya'ya yerleştirildi.

Erciş'in Altındere köyüne devlet tarafından altı ahır olarak yapılan 300 hane yapılarak bin 300 kişilik Kırgız aileler buraya yerleştirildi. Kırgızların talebi üzerine bir süre sonra köyün ismi Ulupamir olarak değiştirildi. Köyde hayvancılık yapan Kırgızlar az da olsa tarımla uğraşıyorlar. Köyün nüfusu 4 bin'e yaklaştı.

Eğitime önem veren Kırgızların gerek üniversite gerek liseyi il dışında okuyan çok sayıda öğrencileri var. Okuyan yeni neslin önemli kısmı zamanla başta İstanbul olmak üzere batı illerine yerleşenler de bulunuyor. Ulupamir Kırgızları aynı zamanda bölgede terör olaylarına karşı koruculuk yaparak Mehmetçikle birlikte terörle mücadele ediyorlar.

Read More
Gönderen tatar on 2 Ağustos 2009 Pazar
0 yorum
categories: | edit post

(1. VI. 1933- )
Dilci, yazar. Yalvac’ın Sücüllü köyünde doğdu. İlkokulu köyünde (1946), ortaokulu Yalvaç’ta (1949), liseyi Denizli’de (1953) bitirdi. Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi ofarak gir­diği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1958′de mezun oldu. Mardin üsesi’n-de edebiyat öğretmeni, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fa-kültesi’nde asistan ve öğretim üyesi, Ege Üniversitesi Sos­yal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi ve idareci olarak çalıştı. Atatürk Üniversitesinde çalışırken Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nun yönetiminde hazırladığı tez ile Türk Dili dok­toru ofdu (1969). 1975′de doçentliğe, 1982′de de profesörlü­ğe yükseldi. Halen Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fa-küttesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
Eski Anadolu Türkçe’si, Dilbilimi ve Haik Edebiyatı konu­larında çalışmaları vardır.
Eserleri:
1. Ahmedî, Cemşid-ü Hurşid (Doktora tezi, İnce­leme, metin, indeks, Erzurum-1969, basılmadı), 2. Ahmedî, Cemşid-ü Hurşid (Doktora tezinin metin bölümü, Erzurum-1976),
3. Ahmedî’nin Eserleri Üzerine Bir Gramer Araştırma­sı (1984, neşredilmedi)
4. Böğrüdelik Tatar Ağzı (Türklük Araştırmaları Dergisi, İstanbul 1984, makale),
5. Modern Lengüistik (Tercüme, İzmir 1983),
6. Köktürk Kitabelerinde Bir Kelime: ÖYÜR (Mehmet Kaplan’a Armağan, İstanbul 1984, makale),
7. Kaygusuz Abdal’ın Gevher-nâmesi (Ata­türk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Ahmet Cafe-roğlu Armağanı Özel Sayısı-10, Erzurum-1979, makale),
8. Köroğlu Destanı (Derleme, M. Kaplan ve Muhan Bali ile bir­likte, Ankara 1973),
9. Bafralı osman Râcî’nin Cezbetü’l-Kulûb’ü (VI. Millî Türkoloji Kongresi tebliği, İstanbul-1984), m Felsefeve Giriş (Kar! Jaspers’den tercüme, 1971,1981).

Read More
Gönderen tatar on
0 yorum
categories: | edit post














--







Read More
Gönderen tatar on
0 yorum
categories: | edit post

bizim destanımız

Göçtü bir halk Sibirya dan, Bindokuzyüz başlarında.

Kalan kardeş dost hayali, Akıp gitti yaşlarında.

Tren idi bindikleri, çoğu hayvan vagonları.

Ağır ağır yol aldılar, Belki bir güz aylarında

Daldılar seyre pencereden, Sibirya’nın ovalarına.

Düşlediler kalan yurdun, ak bulutlu havaları.

Bıçak açmaz ağızları, söz etmedi ağaların.

Biran durdu dimağları, anaların babaların

Sibirya’nın ovaları, gitmek ile bitmezdi.

Menziline varmak için, bunca cefa yetmezdi.

Hür olmaktı sonu bunun, kimler sabır etmezdi.

Sabır kula gerekmese, elbet hüda vermezdi.

Sıkılmıştı çoluk çocuk, onları kim eğledi.

İçlerinde masal bilen, hemen durup söyledi.

Adı olsun Tokta nene, hep küçükleri beyledi.

Anlatıldı hikayeler, türkü bilen söyledi.

Bir ay sürdü yolculuk, payi tahta geldiler.

Şükür edip ALLAH a kurban, hayır verdiler.

Devlet açtı konağı, yatak yorgan serdiler.

Rahatlayıp hepsi, ayak kolun gerdiler.

Anadolu kavağı derler, demirleyip indikleri rıhtıma.

Sultan selam edüptür, hoş geldiniz tahtıma.

Öz kardeşin gelmesi, düştü Abdulhamit bahtına.

Türk kalayım diyenler, erdi sonunda ahtına.

Bir zamanlar kaldılar, payi tahtı Osmanda.

Hürmet görüp gezdiler, yelken ile Ummanda.

Camilerde secde edip, kaza namaz kıldılar.

Yürekleri şad olup, kuvvet buldu imanda.

Görülmemiş yer idi, onlar için İstanbul.

Ürpertiler geçirdi, dalıp gitti hayale.

Anlatmıştı dedesi, Peygamberin değin.

Böyle şehri alanlar, ALLAH indi kutlu Kul.

Tatarlardan birisi, Davutoğlu sar Hammat.

Tuzculukla uğraşıp, geçindirir bir zevat.

Dururlardı bir özde, soluk alsın diye at.

İçerlerdi soğuk su, ederlerdi istirahat.

Hoşlarına gitti yer, göçelim mi yoksa bura?

Haber verip kardeşlere, aramayın ora şura.

Suyu bol hava güzel, bir tarafta yüksek dağ.

Birleşelim, yerleşelim, bozulmasın gönül bağ.

Bir çokları kabul edip, haber saldı sağa sola.

Emir çıktı iskan için, hemen tez elden inşa ola.

Makul görüp İstanbul’da, devleti Osmaniye.

Köyün adı olmalıydı, Sultana şan REŞADİYE.

Öyle mümbit yer idi, görünmezdi ottan at.

Kulaç yetmez söğütler, gölgesinde uzan yat.

Şarıl şarıl akardı, Böğründeki pınarı

Oynaşırdı kuzular, su yolunun kenarı....

İlk gördüler merkebi, arka sıra sıpası.

Dediler olsa olsa, tavşanın kart babası.

Güldüler hep yerliler, alay etmek çabası.

Boyun büküp utandı, böyle şeyler olası.

Sultan Hamit dedi ki, bir yer seçin yurdumdan.

Kondurayım ben sizi, gönül düşen yerlere.

Zarar gelmez kimseye, bu vatanın kurdundan.

Saygılıdır milletim, Türküm diyen serlere.

Vatandır gayri deyip, geçtiler Anadolu’ya.

Bazen uğradı yolları, Ankara Bolu’ya

İster idi gönüller, benzesindi geldikleri koruya.

Kıra çıkıp gençleri, atlara ot yoluya.

Dillere destan idi, bindikleri atları

Gıpta edip bakardı, hep civarın yadları.

Elbet öyle olacak, bakım gerek hayvana.

Gelinlik kız gibi idi, tımar görmüş atları.

Benzememiş ellere, adetleri bir başka.

At besleyip kesermiş, Tatar gelince aşka.

Yedikleri at eti, düşmüş böyle dillere.

Dağıtırmış efkarı, kımız ile bir başka.

Eşir boğam, derdi dedem, büker idi tabakayı.

Atın biri çekmez ise, kuşanırmış falakayı.

Kamçı vurup karatına, asılırmış beraberce.

Dermiş, karat pekte yaman, ala yazdı falakayı.

Giderlemiş değirmene, beş araba bir arada

Varırlarmış en nihayet, bütün yaban hep orada

Garip görüp gülerlermiş, bizimkiler umursamaz

İş ciddiye kalsa eğer, kulaklılar kol arada

Tarla desen bol idi, sürülmezdi uzağı,

Koyun, keçi, attan çok, sığır ile buzağı

Düşünmezdi hiç kimse, bilinmeyen uzağı

Bir zamanlar yaşadı mes’ud Tatar uşağı

Devlet-i Osmaniye girdi idi harplere

Eli silah tutanı çağırdılar askere

Gitti bizden çoğusu, alamadı teskere

Kader denen deftere yazılmıştı bir kere

Seferberlik derlerdi, gitmeliydi bütün fert

Bilmeliydi düşmanlar, Türk askeri taştan sert

Tatarların yiğidi, başı sevda yellidir

Yavuklusu bir yana, vatan gayri kellidir

Yağlı martin elinde, duruşundan bellidir

Bizden gidip gelmiyen, dedem söyler ellidir

Yıllar süren harplerden perişan oldu millet

Hürriyet için göçene reva mıydı bu zillet

Bunca harbin üstüne başladı bir de kıtlık

Dediler Allahtandır, başa gelen bu illet

Erzak gerek erata, yardım etti hep duyan

Hiç durmadan pişirdi, erler yesin diye NAN

Gönderdiler cepheye ya kağnı ile ya yayan

Doydu karnı askerin, haykırdı haydi dayan

Aranılan azıkmış tatarların ekmeği

Götürmüşler komutana bir dilim de o yemiş

Sormuş Mustafa Kemal, hangi köyün ekmeği

Nasip olur varırsam, görmek isterim demiş

Artık vatan kurtuldu, yeniden inşa gerek

Çalıştılar hep birden, kazma ile belkürek

Bunca derde dayandı, taş basılı kor yürek

Beşer neler görürmüş, değilmikidir gerek

Bundan sonra malumdur anlatmaya lüzum yok

Daha güzel yazılar araştırırsan kaynak çok

Bilinmeyen bulunur, kitaplara burun sok

Elbet bir gün varırsın varılmayan menzil yok

Şimdi oldu mesele, Özbek miyiz yoksa ne?

Kimse bilmez ne idi, tartışılır sorunu

Kati delil yok ise, demelisin kendine

İlk ben TÜRKÜM diyenin, Kültiginin torunu BİLGE KAĞAN’ın.

Read More
Gönderen tatar on
0 yorum
categories: | edit post

(Türk Dünyası Araştırmaları, S. 159, Aralık 2005, İstanbul, s. 165-171)
BATI SİBİRYA TATARLARININ HAYATINI KONU EDİNEN İLK ROMAN:
İRTÉŞ TAÑNARI (İRTİŞ TANLARI)
Dr. Erdal ŞAHİN
*
Rusya Federasyonu içinde Tümen, Tobol, Omsk, Baraba, Novosibirsk, Tomsk
şehirlerinde ve bu şehirlere bağlı birçok kasaba veya köyde yaşayan Tatarlar ile
Tatarlaşmış diğer halklar, genel olarak Batı Sibirya Tatarları veya sadece Sibirya
Tatarları olarak adlandırılır. Bunlar, genellikle Obi ve İrtiş ırmaklarının vadilerine
yerleşmişlerdir. 15-16. yüzyıldan beri siyasî varlıklarını hissettiren bu Tatarlar sayıca
bilhassa Tobol, Tümen, Tomsk ve Baraba’da fazla olduklarından bu şehir adlarıyla da
anılırlar.
1
.
Rusya Federasyonu’nun 2000 yılında federal bölgelere bölümlenmesinde Batı
Sibirya Tatarlarının yaşadığı yerler iki ayrı federal bölgede yer almıştır. Batı Sibirya
Tatarlarının yoğun olarak bulunduğu Tümen şehri Ural federal bölgesinde, Omsk,
Tomsk, Novosibirsk Sibirya federal bölgesinde kalmıştır. 2002 nüfus sayımına göre
Tümen bölgesinde 250.245 Tatar yaşamaktadır. Sibirya federal bölgesinde Omsk’ta
48.115, Tomsk’ta 20.147 ve Novosibirsk’te 27.880 olmak üzere toplam 253.058 Tatar
bulunmaktadır.
2
Batı Sibirya Tatarlarının geneli ağızlarını konuşma dili olarak
kullandıkları halde yazı dili olarak Kazan Tatar Türkçesiyle Rusçayı kullanmaktadırlar.
Rusya toprakları içinde yaşayan ve özerk cumhuriyetleri bulunmayan Batı
Sibirya Tatarlarının Tatarlıkları, ağızları, yazı dilleri, yönetimleri vb. özellikle
Sovyetlerin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu aydınları ve siyasetçileri arasında
tartışma konusu olmuştur. Gerek bu bölgede ve gerekse Tataristan’da bu konularda
genellikle birbirine zıt fikirler ileri sürülmekte ve tartışmalar yapılmaktadır.
Aydınlardan ve halktan bir kısım Batı Sibirya Tatarlarının yaşadıkları topraklarda özerk
bir cumhuriyet oluşturularak, ağızlarının yazı dili haline getirilmesini isterken diğer bir
kısım mevcut yapının devamından yanadır. Yapılan yazılı veya sözlü bu tartışmalar
sürerken Batı Sibirya Tatarlarının hayatını konu edinen ilk roman İrtéş Tañnarı (İrtiş
Tanları) Kazan Tatar Türkçesiyle 1994 yılında Kazan’da basıldı. Roman, Yakub
Zenkiyev tarafından 1980-1990 yılları arasında, on yıllık bir süre zarfında Tobol
ilçesine bağlı Hucaylan’da yazılmıştır. Roman, Tataristan’da beğeniyle karşılanır ve
geniş kitlelerce okunur. Daha sonra Zori İrtışa (İrtiş Tanları) adıyla Rusça da yayınlanır.
Eser, 2002 yılında Tataristan Cumhuriyeti Gabdulla Tukay Devlet Ödülü’nü alır.
Romanın yazılış amacını ve hikâyesini yazar şöyle anlatır: “Bizim yaşadığımız
zamanda ve yerlerde öğretmenin rolü gayet büyük idi. O zamanki yaşadıklarımın,
gördüklerimin, öğrendiklerimin içimde kıpırdanmaya başladığı zaman bizim bölgeye
Kazan’dan bir grup yazar geldi. Fatih Hösni, Şevket Galiyev ve Ayaz Gıylecev’le
karşılaşmam benim hayatımı değiştirdi. Öğretmenlere ithaf ederek, Sibirya Tatarlarının
yaşamını, gelenek ve göreneklerini yazmak istedim. Bu fikir kırk yıl boyunca bana rahat
vermedi ve sonunda bu eser meydana geldi. Ben dünyayı hep pembe gözlükle görerek
büyüyen biriyim. Savaş yıllarında “za Rodinu, za Stalina!” (vatan için, Stalin için!)
diye ileri atılanlar arasında ben de vardım. Kitabın ilk müsveddelerini Kazan’a
götürdüğümde, Ayaz Bey bakıp inceledi ve ilk dersi verdi: “Abartma, süsleme tam
yaşamdaki gibi yaz!” dedi. Ben bundan sonra yaşamıma, çevreye, toplumumuza,
Stalin’in kara işlerine tenkit gözlüğüyle bakmaya başladım. Bizim Sibirya Tatar
köylerinin tarihî geçmişini daha derin araştırdım ve halkımızın trajik geçmişiyle
karşılaştım. Gerçeği kendi rengiyle görmeye başladım.”
3
Romanda geçen “Sibirya
halkı, Sibirya Tatarları tarihi az incelenmiş, incelenenler de edebiyatta az
kullanılmıştır.” (s. 629) cümlesi de romanın yazılış amacını belirtir niteliktedir.
Olayların genellikle Tobol ilçesine bağlı Yalan köyü sakinleri çevresinde
cereyan ettiği roman iki bölüm halinde 670 sayfadan oluşmaktadır. Birinci bölüm
Ağustos 1917 tarihi ile başlar, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla biter; ikinci bölüm ise
II. Dünya Savaşı için asker alımlarıyla başlayarak Kalmukların Stalin tarafından Batı
Sibirya’ya sürgün edilmesine kadar sürer. Romanda, genel olarak Bolşevik öğretmen
Möhemmet Urazayev’in ve arkadaşlarının halkı batıl inançlardan arındırıp aydınlatarak,
çağdaş yaşamı benimsetme gayretleri konu edilir. Urazayev, cahillik, kötülük ve
adaletsizlikle savaşan bir kahramandır. Möhemmet Urazayev’in özel yaşamında ve
çevresinde gelişen olayların genel çerçevesini oluşturduğu romanda sevgi, kıskançlık,
nefret, aldatma; doğmak, büyümek, sevmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak, askere
gitmek, ölmek vb. evrensel duygu ve fiillerden başka romanın geçtiği bölgeye ve
insanlarına özel olayları ve kültürel değerleri görmek de mümkündür.
Edebiyat eleştirmenleri tarafından genellikle teknik özür olarak kabul edilen;
fakat okuyucu için duygusal ve bilgisel değeri olan müdahaleler ve konudan
uzaklaştıran uzun tarihî veya etimolojik açıklamalara eserde çokça rastlanır. Örneğin,
romanın 382-387. sayfaları arasında Sibirya Hanlığı’nın Ruslar tarafından yıkılışı ve
Küçüm Han’ın hazinesine el konuluşu yazar tarafından uzun uzun anlatılır. Romanın
280. sayfasında İrtiş adının halk etimolojisi verilir.
Romanda Batı Sibirya bölgesinin küçültülmüşü olarak sunulan, olayların
geçtiği Yalan
4
köyünün etnik yapısı şöyledir:
“Yalan köyü Tatarları türlü yerlerden geldiğinden, onların gelenek ve
görenekleri gibi yüzleri de türlü türlüdür.
Ak alnı, uzunca yüzü, doğru, düzgün burnu Selime belki Kazan taraflarında yaşayan Bulgar dedelerimizden almıştır. Onların nesli belli “Kazanlılar”.
Asıl halk, kısık gözlü, çıkık yanaklı, küçük burunlular. Erkeklerin saçları sert olduğundan taransa da taranmasa da bir tarafa dağılıp gider.
Sartlar -Buhara tarafından gelen Özbekler- de var. Bunlar burada yaşaya yaşaya Tatarlaşmışlar. Köyde yerli gelenek ve görenekler üstündür. Kazan ve Ufa taraflarından gelen Tatarlar buranın
gelenek ve göreneklerini kabullenseler de dilde onların üstünlüğü vardır.
Yasaklı Tatarlar
5
ve Sartlar
6
bazen yerli dille bazen de yazı dili olan Kazan
Tatarcasıyla konuşurlar.” (237. s.)

Romanın sonunda bu etnik karışıklığa bir de Stalin tarafından yurtlarından
sürülmüş olan Kalmuklar eklenir. Etnik yönden renkli olan bu bölgenin zengin kültürel
unsurlarından çoğunu romanda bulabilmekteyiz.
Yalan köyü halkı, gündelik hayatında konuşmada Batı Sibirya Tatar ağzını
kullanır. Romanda yöre ağzının Kazan Tatar Türkçesinden az çok farklı oluşunu şu
cümlelerden anlarız:
“Kazan şehrinden gelen öğretmen Medine köy halkıyla kaynaşamadı,
Sibirya Tatarları dilini sevmedi, hep gözü dolu gezdi, özledi, sararıp soldu.”
(94. s.)
Komünist İhtilâli öncesi ve sonrası, romanda Batı Sibirya Tatar halkı genel
olarak Müslüman olarak gösterilir.
7
Bazı kahramanları romanda Tanrı’ya inanan,
Kur’an okuyan, okutan, hatim yaptıran, abdest alarak namaz kılan, tespih çeken,
Müslümanlık ahlâkını benimsemiş ve Müslümanlık geleneklerine uyan birer Müslüman
Tatar olarak görürüz. Halkın Müslümanlığıyla ilgili olarak romanın çeşitli yerlerine
serpiştirilmiş çeşitli cümleler bulunur. Bunlardan bazıları şöyledir:
“Minlekalış komşu dindar ihtiyarı eve çağırdı, Kur’an okuttu, hatim
yaptırdı. Neler yapmadı?” (10. s.)
“(Möhemmet Urazayev) Sandıkta çoktan beri unuttuğu namazlığını
arayıp bulup, abdest alıp Allahü Tealâ’ya yalvardı.” (438. s.)
“Yalan köyünde herkesçe sevilen Möhlise Ana’yı toprağa vermek için iki
gün kadar mezar kazdılar. Müslümanlık geleneklerini yerine getirmeye
çalışarak, erkekler, gençler toplandı. Çökmüş vücuduna dinçlik süsü vermeye
çalışarak ve iki sözün birinde öksürerek Çırık Abdrahman yasin okudu.” (458.
s.)
1917 Komünist İhtilâli’nin başarıya ulaşmasından sonra, ihtilâl döneminde
çoğunluğu Bolşevikler tarafında yer alan halk, ihtilâlden sonra Müslümanlık
geleneklerini yaşattıklarından dolayı yargılanıp cezalandırılarak sürgün edilirler.
Bolşevik öğretmen Möhemmet Urazayev de oğlunu sünnet ettirdiği için mahkemeye
çağrılır ve ifadesi alınır:
“(Urazayev) “İhtiyar anam, komşu Müslümanlar “eğer Şamil’i sünnet
ettirmezseniz ona bakmayız!” diye söyleyince, Müslümanlık dünyasında ortak
kabul edilmiş bu geleneğe uymazlık edemedim. Sünnet, Hristiyanların
bebekleri vaftiz etmesiyle eş değerdedir.” dedi.” (344. s.)
Yine, aynı dönemde Minnurıy’ın dedesi köy camiinde müezzin olduğundan
dolayı ailesiyle birlikte sürgüne gönderilir:
“Kader Minnurıy’a aklı erdiğinden beri merhametsiz davrandı. Dehşetli
(tarihin hangi yılı, hangi nesil çocukları için dehşetli olmadı ki?!)bin dokuz
yüz yirmi dokuz yılında onları bütün ailesiyle Çilebi şehrinden Tömen-Tubıl
taraflarına, tayga ortasına girerek sinmiş Rostoş isimli yere kovdular. Annesi
ve babası zengin olduğundan da değil, onun sevgili dedesi, güleç yüzlü,
uzunca, düzgün boylu Söleyman camide müezzin diye”....” (368. s.)
Romanda, yazarının romanı yazış amaçlarından da olan, Sibirya Tatarlarının
gelenek ve göreneklerine ilişkin bilgiler bulunur.
“Urazayev: “İhtiyar anam, komşu Müslümanlar “eğer Şamil’i sünnet
ettirmezseniz ona bakmayız!” diye söyleyince, bu Müslümanlık dünyasında ortak kabul
edilmiş geleneğe uymazlık edemedim. Sünnet, Hristiyanların bebekleri vaftiz etmesiyle
eş değerdedir.” dedi.” (344. s.) cümlelerinden Tatarlarda sünnet düğünü yapıldığını ve
“Beyik köyünden Korman Dede anlattı. Feyzulla, Sibgatulla’nın sünnet düğününde at
yarışına katılmış.” (108. s.) cümlesinden de böyle düğünlerde at yarışları yapıldığını
öğreniriz. Ancak bu düğün geleneğini romanda teferruatıyla bulamayız.
Sünnet düğünü romanda ayrıntısıyla yer almazken, evlilikle ilgili bazı
gelenekler romanda serpiştirilmiş olarak yer aldığı gibi, yine Yalan köyü gençlerinden
Selime ile Mannur’un düğünleri romanın 238-243. sayfaları arasında başlangıcından
bitişine kadar ayrıntısıyla anlatılır. Buradan, Sibirya Tatar halkının düğün hazırlıkları,
düğünün çeşitli aşamalarında söyledikleri türküler, geline, damada ve yakınlarına
verilen hediyeler vb. hakkında bilgiler edinilir.
Romandan Tatarların yağmur yağmayıp kuraklık baş gösterdiğinde
“ihtiyarların camilere toplanıp yalvararak Tanrı’dan yağış istediklerini, erkeklerin
yağmur dileğiyle tekbir getirerek sokaklarda dolaştıklarını, yine gençlerin ve
çocukların “karga botkası”
8
pişirip ve kazık başına botka koyup kargalara ziyafet
verdiklerini” (29. s.) öğreniriz.
Kışın donmuş olan ırmaklarda havaların ısınmasıyla buzların hareket etmeye
başladığı gün ırmak boylarında yaşayan Tatarlar için bayram sayılır ve o gün kuklalar
yapıp buz üzerine koyarak dilek dileme geleneği vardır.
9
Romanda “zayıf ve hastalıklı
Devletşe’nin annesi İrtiş’te buzun eridiği zamanı bir sihrî şifalı bir vakit olarak kabul
ediyordu. Oğlunu yanına alıp, hızla buzların aktığı yarın yanına gelir, bildiği duaları
defalarca okuyup, bin türlü dilek dileyip yara çarparak geçen buz parçasına kendi
eliyle yaptığı, güzelce işlenmiş kuklasını koyup” (485. s.) gönderir.
Batı Sibirya Tatarları’nca geleneksel törenlerden başka yeni yıl, resmî
bayramlardan 25 Ekim Bayramı ve 8 Mart Kadınlar Günü de kutlanır:
“Yosıflar bu yıl Möhemmet Abi’de son yıllarını okuyorlar. Üç kış
boyunca onlar bir yoldan, bir sokaktan gittiler. Yeni yıllarını karşıladılar.
Ekim bayramında saf saf dizilip sokaklardan iki üç defa “urrraa” diye
bağırarak geçtiler. Güzel bayramlardı bunlar, ama Yusuf’un en çok sevdiği
bayram 8 Mart’tı. Bu yıl da onlar uzun zaman bayrama hazırlandılar. Resim
derslerinde renkli kağıtlar kesip annelerine, ninelerine kutlama sözleri
yazdılar. Piyonerler kızıl kravatlar takıp bayram postasını ziller takılı, çiçekle
ve al kurdelelerle süslü kızağa oturup evden eve dağıttılar.” (115. s.)
Romanda halk tedavisi yöntemlerini de görmek mümkündür. Bunlar
okuyucuya örnek alınması gereken tedaviler olarak değil, cahil molla Çırık Abdrahman
tiplemesiyle tenkit edilecek uygulamalar olarak gösterilir:
“Saniya biliyor ki, Yalanlılar hastalandıklarında, genelde, Abdrahman
yanına giderler, o dualar okuyup, üfleyip gönderir, bazen de ormandan,
dağdan, çayırdan topladığı otlardan verip gönderir.” (57. s.)
“İki günden sonra da sağlık ocağına hiç kimse hastayım diye gelmedi.
Sıtmaya tutulan Gaynikamal dün sokak süpürgesini kucaklayıp çöplükte
soğukta yatmış, bugün ağrısı artmış, Çırık’ın yönlendirmesiyle ona ölmüş yılan
kucaklatıp uyutmuşlar. “Durumu iyi” diye söylüyorlarmış.” (62. s.)
Romandaki olayların akışında, çeşitli durumlarda Tatar halk edebiyatı ürünleri
de verilmiştir. Tatar halk edebiyatı türü olan rivayetlerden romanda dört tane
bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Yalan köyünün kuruluşu (33. s.), ikincisi Tatar
kadınların ayıları emzirmesi (72. s.), üçücüsü Küçüm Han’ın hanımı Süzgi Hanım
(41-43. s.), dördüncüsü ise Altın Mögiz Adası (138-139) rivayetleridir.
Sibirya’da halkın doğayla bütünleşmesini göstermesi açısından romanda yer
alan kadınların ayı emzirmesi rivayeti ilginçtir:
“Hadi Dedesi ona bir zaman: “Yosıf oğlum, büyünce ava çıkarsan
ayılardan korkma, demişti. Çok önceden bizim kadınlar yetim kalmış ayı
yavrularını emzirmişler. Senin ninenin ninesi Sekine de yolunu kaybetmiş yetim
ayı yavrusunu kendi memesinden emzirmiş. Bakmış, ayı yavrusu canlanınca,
onu ormana gönderirken kulağına: “Sen artık benim yavrum oldun, benim
yedi neslime dokunma!” demiş. Sen Sekine ninenin beşinci neslisin, ayılar seni
unutmamıştır.” (72. s.)
Kahramanların duyguları ifade edilirken halk türkülerinden de faydalanılır.
Türküler sevgi, üzüntü veya coşkularını ifade ederken söylenir veya mektuplara yazılır.
Bu türküler yazar tarafından doğrudan doğruya kaynağından alınarak romana
yerleştirilmiştir. Romanda çeşitli törenlerde söylenen tören türküleri yanında,
kahramanlar tarafından çeşitli durumlarda birbirlerine olan sevgilerinin ifade edildiği,
II. Dünya Savaşı’na katılan kahramanların yurtlarına olan sevgilerinin dile getirildiği,
savaş yıllarında yokluk çeken halkın durumunun dile getirildiği türküler romanın içine
serpiştirilmiştir. Örneğin, II. Dünya Savaşı yıllarında yokluk çeken halka tercüman
olmak üzere köyün yaşlılarından Sabira Ana şu dörtlüğü söyler:
Kaher suksın Mikulaynı
Yere batsın Mikulay
Sigéz sıyır savdırdı!
Sekiz inek sağdırdı!
Rehmet töşsén Stalinga
Sağ olsun Stalin
Bér sıyırsız kaldırdı! (343. s.)
Hiç ineksiz bıraktı!
Yalan köyünde bu dörtlüğün söylendiğini işiten polisler, dörtlüğün kaynağı
Sabira Ana’yı tutuklarlar.
İdil Ural bölgesi halklarından Tatar ve Başkurt halk edebiyatına özgü olan,
çoğunlukla bir kişinin başından geçen olayları konu edinen ve beyit nazım birimiyle
kurulan “beyit” nazım türüne romanda bir örnek bulunur. Bu beyit, Napoleon’un Rusya
seferi konulu olup, Tatarların yüzyıllardır Ruslar için öldüğü hatırlatılarak II. Dünya
Savaşı münasebetiyle Devletşe Abi tarafından (538. s.) gençlere ezgisiyle birlikte
söylenir:
Napoleyon eyte iken, miném télegém diyép,
Napolyon dermiş, benim dileğim deyip,
Rusiyanéñ cir-suları ilge bülegém, diyép.
Rusya’nın yeri suyu halka hediyem deyip.
Ey, Napoleon, mekérlécan, yavız iken
télegéñ:
Ey, Napolyon, hinoğlu, kötüymüş dileğin:
Yetimneréñ küz yeşleré, şulmı iléñe bülegéñ? Yetimlerin göz yaşları,bu mu halkına hediyen?
Napoleonnı kızıktıra Rusiyanıñ malları,
Napolyon’u çeker Rusya’nın malları,
Şul malları alır öçén basıp kérdé yavları.
Bu malları almak için saldırdı askerleri.
Napoleonga karşı kitté béznéñ avıl Miñnulla. Napolyon’a karşı gitti bizim köyden Minnulla.
Kanlı köreş kırlarında ul gaziz başın sala.
Kanlı savaş meydanlarında o aziz başını koyar.
Miñnullanıñ balaları etkelerén köteler,
Minnulla’nın çocukları babalarını bekler,
“Kaytır elé etkebéz!” dip ihlas ömét iteler.
“Döner hele babanız!” diye içten ümit ederler.
Ey, balalar, kötmegéz séz, etkegéz yuk indé,
Ey, çocuklar, beklemeyin siz, babanız yok
artık
Rusiyanı saklaganda ul korban bulgan indé.
(538. s.)
Rusya’yı korurken o kurban oldu artık.
Tatar halkının yaşam tecrübesini bildiren “Aş aşka-urını başka!” (31. s.)
(Yemek yemeğe-yeri başka!), “Uttan yırak, sudan sak, yamandan çitte bul” (110. s.)
(Ateşten ırak, sudan dikkatli, kötüden uzak ol.), “Dürt ayaklı at ta sörténe.” (127. s.)
(Dört ayaklı at da sürünür.), “Yul gazabı-gür gazabı.” (214. s. ) (Yol azabı kabir azabı.)
gibi atasözlerinin de romanda sıkça kullanıldığı dikkati çeker.
Sonuç olarak, Batı Sibirya Tatarlarının yaşamını konu edinen ve Batı Sibirya
tarihine ve kültürüne dair unsurlar da içeren İrtéş Tañnarı (İrtiş Tanları) Sibirya’yı,
farklı coğrafyada aynı kültürü yaşayan Tataristan’a getirmiş, doğudaki kardeşleri
batıdakilerle buluşturmuştur. Batı Sibirya Tatarlarının kültürel değerleri, doğal olarak,
romanda anlatıldığı kadar değildir. Bölge halkının yaşayışını, tarihini ve kültürünü
anlatma iddiasıyla yazılmış olan romanda bölgenin bütün gelenek ve göreneklerinin yer
alması tabiî ki beklenemezdi; o zaman romanın cilt cilt basılması gerekirdi. Yazar,
konunun ve roman türünün sınırları dahilinde iddiasını gerçekleştirmeye çalışmış; ancak
yukarıda da değindiğimiz gibi bazen bilerek bu sınırların dışına çıkmıştır. Eser, bilim ve
tarih kitaplarında bulabileceğimiz bölgeye ait tarihsel, töresel ve yaşamsal bilgileri
roman türünün sıcaklığıyla okuyucuya başarılı bir şekilde sunmaktadır.
KAYNAKLAR
Akalın, Mehmet, “Böğrüdelik Tatar Ağzı”, Türklük Araştırmaları Dergisi,
sayı: 2, MÜ. Fen-Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1985, s. 55-150.
Alişina, H. Ç., Tobolo-İrtişskiy Dialekt Yazıka Sibirskih Tatar, Kazanskiy
Pedagogiçeskiy İnstitut, Kazan 1994.
Devlet, Nadir, “Çağdaş Türkiler”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Ek
cilt, Çağ Yayınları, İstanbul 1993.
Hamitov, G., “Sibir ot Kazani Nedaleko”, Respublika Tatarstan, No: 81-82, 23
Nisan 2002, s. 2.
Komisyon, Tatar Télénéñ Anlatmalı Süzlégé, 3 cilt, Tatarstan Kitap Neşriyatı,
Kazan 1977, 1979, 1981.
“Natsionalnıy Sostav Naseleniya”, www.perepis2002.ru (25.06.2005)
Şahin, Erdal, “Batı Sibirya Tatarlarının Tarımla İlgili Bayram ve Gelenekleri”,
Sibirya Araştırmaları, Simurg, İstanbul 1997, s. 311-315.
Şahin, Leysen, “Sibirya Tatar Türkleri”, Türk Dünyası Kültür Atlası Türk
Devlet ve Toplulukları, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul 2003, s.
85-90.
Tumaşeva, D. G., Slovar Dialektov Sibirskih Tatar, İzdatelstvo Kazanskogo
Universiteta, Kazan 1992.
Veliyev, Fuat, Sibirskiye Tatarı, Tatarskoye Knijnoye İzdatels’tvo, Kazan
1993.
Veliyev, Fuat, “Sibirya’da İslâm”, Türk Dünyası Araştırmaları, çev. Mustafa
Öner, S.: 100 (Şubat), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1996, s.
119-126.
Zenkiyev, Yakub, “Avtordan (Tormış Yulım)”, İrtéş Tannarı, Tatarstan Kitap
Neşriyatı, Kazan 1994, s. 671-672


* Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
1
Nadir Devlet, “Çağdaş Türkiler”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Ek cilt, İstanbul 1993, s.
381. Ayrıca, 1908 yılında Tarsk bölgesinden 185’i erkek, 186’sı kadın olmak üzere 371 Buhara kökenli
Sibirya Tatarı çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Bunlar bugün
Konya’ya 135 km uzaklıktaki Böğrüdelik köyünde yaklaşık 200 hane olarak yaşamaktadırlar.
(
F. T.
Veliyev, Sibirskiye Tatarı, Kazan 1993, s. 53. Türkiye’de yaşayan bu Sibirya Tatarlarının dili şu
çalışmada incelenmiştir: Mehmet Akalın, “Böğrüdelik Tatar Ağzı”, Türklük Araştırmaları Dergisi, S.: 2,
İstanbul 1985, s. 55-150.)
2
“Natsionalnıy Sostav Naseleniya”, www.perepis2002.ru (25.06.2005)
3 Yakub Zenkiyev, “Avtordan (Tormış Yulım)”, İrtéş Tannarı, Kazan 1994, s. 671-672. s.
4
Yazar, Tümen bölgesindeki Yalan (Rus. Yelan) köyünde Tatar Orta Okulu müdürü olarak yirmi yıl
görev yapmıştır. (G. Hamitov, “Sibir ot Kazani Nedaleko”, Respublika Tatarstan, No: 81-82, 23 Nisan
2002, s. 2.)
5 Çara vergi ödeyen, askerlik hizmetine alınmayan toprak sahibi Tatar Türkleri.
6 Buhara taraflarından gelerek Sibirya’ya yerleşen Özbek Türkleri.
7 Sibirya’da Tümen, Tobol, Tara şehirlerinde yaşayan Tatarların ataları İslâmiyeti İdil boyu Bulgarlarına
nazaran beş altı yüzyıl sonra, 14. yüzyılın sonlarında kabul etmişlerdir. Sibirya Tatarlarının bir bölümü
teşkil eden Baraba Tatarları arasında ise, İslamiyet ancak 18. yüzyılda yayılmaya başlamıştır. (Fuat
Veliyev, “Sibirya’da İslâm”, Türk Dünyası Araştırmaları, çev. Mustafa Öner, S.: 100, Şubat 1996, s.
119.

Read More
Gönderen tatar on
0 yorum
categories: | edit post

Buhara dan gelen tacirlerin ticaret ahlakından sibir hanlığının vatandaşları hoşnut kalmış ve bunu Küçümhan a bildirmişlerdir bunun üzerine Küçümhan Buharalı tacirleri makamına çağırır. Bu ticaret ahlakına nasıl sahip olduklarını sorar. Tacirlerde bu ticaret anlayışının temelinin dine dayandığını ve dinlerini en mükemmel şekilde yaşadıkları için böyle güzel ahlaka sahip olduklarını Küçümhan a ifade ederler.
Tacirlerin konuşmalarına ve halkın isteklerini ön görerek Küçümhan Buharahanı Abdullah a bir mektup yazar mektubunda Buharahanından Sibirhanlığına islam bilginlerinin gönderilmesi talebinde bulunur. Bu mesaja karşılık Buharahanı Sibirhanhanlığına Din Ali hoca Şirbeti şeyh i gönderir.
Bu zatı muhteremlerde Ahmet Yesevi hazretlerin köyü olan sayramdan gelmiş olup bu secere olarak yazılmış ve köyümüzde kayıtlarda mevcut olmakla adet ve ananelerimiz halen devam etmekdetir. Ananelerimizde şunlardır.
Hatmi hacegan
Beyşembi
Zengiata
Kara çeçene{karasaçana}
Hatmi hacegan hocaların hatmi şahı nakşibendi hazretlerinden bize intikal eden bir olay olup bu din Ali Hoca ve Şirbeti Şeyh Türkistan'dan Sibirya'ya hicret eden ecdadımız dan nakil olup halen köyümüzde adak olarak okutulur bu da bir kimsenin bir işde veya bir dileği gerçekleşdiği vakit adak olarak üç hatımgoça veya beş hatımgoça okutacağım diye adak adaması ile okutulan bir geneleğimizdir. Bunuda şu şekilde tarif edebilirim kolu komşu hısım akraba davet edilir.davet edilenler çoğunluk sağlandığı kanaatine varıldığı vakit hoca efendinin etrafına toplanan cemaat bir fatıha üç ıhlası şerif okuyarak Peygamberimizin ecdadımızın bil hassa bu hatmi haceganı tertipleyenlerin geçmişlerini yat ederek salavatı şerif elemneşrah ve fatiha ve binbir ıhlas okuyarak tamamlanmış olur tamamlanması akabinde dua edilir ve bu dua da eski hocalarımız bil hassa Ahmet Yesevi Hazretlerine diye dua ederdi. Köyümüzün ekabir hocalarından Ali Hoca ve Abbas Hocadan bizzat duyanlar Ahmet Yesevi yedi veya sekiz buğumdan bizim dedemiz olur derlerdi. Buda ecdadımızı hayırla anmak babından okutulan bir adetlerimizdedır.
Beyşembi olayıda bu olayda Türkistan'dan köyümüze gelen bir adet olup Perşembe günleri okutulur. Okuma şeklide şu şekilde izah edebiliriz buda okutacak kimsenin ecdadını rahmetle yat etmek istediği vakit kolu komşudan hısım akrabadan çok olmayacak şekilde davet etmesi ile hoca efendi aşrı şerif okur ve kısa bir dua yaptırmak sureti ile nihayet bulur. Bu genelde kişinin rüyasında ölen anne babası veya yakının gördüğü vakit onu rahmetle yat etmek için okunan bir adetlerimizdendir.
Zengi Ata Türkistan'da yaşamış olan Evliyaullah'dan bir zaat olmakla işi gereği inek çobanlığı yapardı. Zengi Ata inekleri otlatırken kıra sürerken edep dahilinde Huuuu lafzı celili ile sürer inekleri incitmeden cenabu mevlayı zikir halinde işini ve aynı zamanda baytarlık görevinide üstlendiğinden inekler doğum yaptığı vakit Türkistan'da yaşayanlar bu Evliyaullah'ı baytar olarak çağırırmış
Türkistan'da yaşayanlar Zengi Ata vefat ettikden sonra inekleri doğum yaptığı vakit Zengi Atayı rahmetle anmak için zengi ata okutmuşlar ve Türkistan'dan Sibirya'ya hicret etmiş olan ecdadımız bu adetı kültürü Sibirya ya ve oradan Türkiye ye köyümüze getirmişlerdir halen köyümüzde bu adet bazı kimseler tarafından okutulmakdatır. 1970 li yıllarında memleketden Sibiryadan gelen birinci kuşak zengi aşı yaparak ağız sütünden aladiye yaparak bununla okuturdu ve sure olarakda vedduha suresini okutmayı tercih ederdi.
Karaçeçene {karasaçana} bu olayıda annem Kafi Kurtaran şöyle anlatmakdatır. Bizim gençliğimizde kadın hamile kalırsa karaçeçenenin ruhuna sadaka hayır vermemiz söylenirdi. Ve bizde denileni yapardık ve ihtiyarlara sorduğumuz vakit karaçeçene kim oluyor diye buda türkistandan gelen adetlerdendir bu karaçeçene de ebelik görevini üstlenmiş olan ve aynı zamandada Ahmet yesevi hazretlerinin annesidir.
Köyümüz olan Böğrüdelik de bu adetlerimiz halen devam etmekdetir.

Read More
Gönderen tatar on
0 yorum
categories: | edit post

Böğrüdelik Köyü’nde bir tatar düğünündeydik

Bir hafta önceden sözleşmiştik Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Dr. Mustafa Güçlü ile. Bu Tatar düğününe gitmeye sözleştiğimiz gibi Pazar sabahı erkenden geldim. TYB Konya evinin önünde hareket saat 8’de idi. Tek tek gelmeye başladı gönül dostları ve 10-12 kadar arkadaş Mustafa Sinan Ümit Bey ile Mustafa Güçlü’nün arabalarına bindik, ver elini Cihanbeyli Böğrüdelik Köyü.

Bu köye sanırım 25 sene önce bir defa gitmiştim. Suyu ve yeşilliği bol bu güzel yurt köşesini merak da ediyordum o günden bu güne. Saat 9.30 sularında İnsuyu’nun yeşilliklerini seyrederek geçerken bir başka gönül insanı İnsuyulu vekilimiz Sayın Kabakçı aklıma düştü. Hemen telefon açtım, cevap vermedi, belki meşguldür diye kapattım. 2 dakika geçmeden o aradı, selamlaştıktan sonra “Sayın hocam bizler İnsuyu’ndan geçiyoruz sizlerin de kulağını çınlattık. Onun için rahatsız ettik” dedim. “İyiyim İsmail hocam, benim bölgemde benden izinsiz ne yapıyorsunuz” diyerek bir espri yapınca “Sayın Mustafa Güçlü var” dedim. “Eyvallah o zaman sözüm yok ben de şu anda Cihanbeyli’deyim, Yeniceoba’da bir işimiz var ondan sonra telefonlaşalım” dedi. Ben “Sayın vekilim bizim işimiz belli olmaz, biz burada bir düğüne davetliyiz” dedim, selamlaştık telefonu kapattık. Saat 10’da Böğrüdelik Köyü’nde idik, köye girerken yol kenarındaki Avrupai bir yapıya sahip olan bir evde düğün için asılmış Türk bayrağını ve kalabalığı görünce durduk. Bu köyün güzel insanları Tatarlar hemen samimi bir karşılama ile bizlere “hoş geldiniz” dediler. Zaten Sayın Güçlü’yü tanıyorlarmış. Düğün sahibi Belçika’da çalışıyormuş, biraz hoş beş edip, çay içip istirahattan sonra havluda kadınların pişirmekte oldukları yemekleri merak ettik. Çünkü bunlar tam 100 yıl önce Rusya’nın Sibirya bölgesinden getirilip burada iskân edilmişler… Köyün ilk ismi Reşadiye imiş, Sultan Abdülhamit tarafından getirtilen ve Sultan Reşat döneminde iskân edilen köye Reşadiye ismi verilmiş. Sonradan dağın böğründen bol miktarda çıkan sudan esinlenerek cumhuriyet döneminde Böğrüdelik ismi verilmiş. Konya’ya 135 km, Cihanbeyli’ye 35 km uzaklıkta olan bu köyün tabi yemekleri ve adetleri de değişiklik arz ediyordu. Yemek sofralarının üzerindeki çadır gölgeliklerde bir yazı dikkatimizi çekti. Böğrüdelik Köyü Kadınlar Vakfı yazıyordu. Sorduk, evet bu vakıf Konya’daki Böğrüdelik Köyü Kalkındırma ve Yaşatma Derneği’nin köydeki kolu. Burayı kadınlar idare ediyorlar; bu tür köy yemekleri, düğün yemekleri ve yağmur duası gibi organizasyonları bunlar ayarlarlarmış. Doğrusu gıpta ettik.

Yemeklere doğru meraklılar yaklaştık, ter içersinde bir kazanı devamlı karıştırmakta olan bir hanım kardeşimize “bu ne yemeği” diye sorduk. “Bu bize has bir arpa çorbası ismi üre” dedi.” Gece saat 4’ten beri kaynatıyorum karıştırıyorum daha olmadı. 6-8 saate zor yenecek hale gelir” dedi. Bildiğimiz arpanın kabuğu alınarak başka katkı maddeleri ile karıştırılıp keşkeki andıran bir yemek. Daha ilginç şeyler anlattılar. Biz esasen Naci amca diye bir beyin davetlisi imişiz, bu zatın torunu gelin oluyormuş. Bu düğün ve köyde gezilerimizde bize her yönden yardımcı olan, kılavuzluk eden Adnan Cengiz Bey’e şimdiden bir teşekkür edeyim. Değişik adetleri yazalım da dinleyin… Gelin arabası kız evi tarafından süslenip hazırlanırmış, gelin almaya oğlan tarafı gitmez sadece oğlan sağdıçları ile gider, orada bir Kur’an okunur dua yapılırmış, oğlan evinden giden misafirler ile beraber gelin oğlan evine gelirmiş. Bizler de saat 11’e doğru kız evine gittik, gelin evden çıktı oğlan da sağdıçları ile çıktı. Bir hoca yüksek sesle ezan okudu ve ardından güzel bir dua yaptı. Mutluluk ve iyi geçim dileklerinden sonra şöyle bitirdi duayı hoca: Ya Rab! Bu gençlerden meydana gelecek nesilleri toplumumuz adına ve ülkemiz için hayırlı birer evlatlar eyle…

Gelin saat 1’de oğlan evine geldi, bir ilginç durum daha yaşandı. Evin yüksek yerlerinden 4 kişi halkın üzerine ceviz atıyor, bir kişi de şeker atıyordu. Herkes atılan cevizleri kapmaya çalışıyordu, buna bizler de dahil olduk. Meğer bu görenek gelinin arabadan inişini halk seyretmesin diye yapılırmış…

Gelin evine indi, nefis yemekler sofralara serildi; adet gelin geldikten sonra yemek yenirmiş.

Yemeklerin başında yukarda anlatmaya çalıştığımız arpa çorbası, onun ardından gelen yaprak sarma, kuru fasulye, pilav, kayısı marmeladı. (Bu da yediğimiz beliçin hazmını kolaylaştırırmış) Bilinen şeylerdi. En nefis yemek ise tepsiler içersinde hamur içersine yerleştirilmiş kuşbaşı etlerin biraz pirinç karışımı ile fırında pişirilmesi kesilmiş ve özel haliyle tepsilerde sunulması. Adı belits ama kısaca beliç diyorlar. O ev fırınlarında yapılmış Tatar ekmeğinin lezzeti bir ayrıydı. Menfaatsiz selamın bile zor verildiği insanların yaşadığı dünyamızda, köylüler arası imecelik ve dayanışma sofra hizmetinde de kendini gösteriyordu. Yemekten sonra yine Adnan Bey’le birlikte Naci ağabeyin evine yani kız evine geldik, namaz yakındı. Adnan Bey’in evinin bahçesinde biraz dinlendik, Naci abi geldi, “geç kaldım kusura bakmayın baştangıya gelenler vardı” dedi. “O ne Abi” dedim, yani bir çeşit kız evini teselli etmeye gelen komşulamış. Öğle namazından sonra köyün en yaşlı insanı olan Abdülhakim Oğuz amcayı ziyarete gidiyoruz;1914 doğumlu.

Bütün arkadaşlar çevresine toplandık, hep soruyoruz. O da dinç ve bilgili, hep cevaplıyor. Kültürel hazırlıkları da mevcut hep eski kitapları ve geçmişi bu güne getirmiş. 6 çocuğu, 25 torunu varmış, 43 tane de torunun çocukları varmış. Onlara unuk diyorlarmış. Abdülhakim amcaya burada bir müddet yaşamış olan merhum Mehmet Akif Ersoy’un da samimi arkadaşı olan Abdürreşit İbrahim i sorduk? O anlattı: “Burada kısa müddet kaldı yerleşecekti. O yıllarda büyük kıtlık oldu, aldığı inekler atlar hep öldü, açlıktan kırıldı. Bizim buralara gelmemizde onun çok rolü var, çünkü Bolşevikliğin Rusya’ya geleceğini keşfetmiş ve bu zorlu durumdan bizleri Türkiye’ye göndererek kurtarmış” dedi. Daha uzun çok şeyler anlatı, ayaklı bir kütüphane idi sanki amca ama benim köşem bitti. Diğer arkadaşlar da ayrıntılı yazacaklar Abdülhakim amca ile sohbetimizi…

Düğün evine tekrar yaptığımız kısa ziyaretten sonra Böğrüdelik köyündekilere veda edip ayrıldık. Saygılarımla…

Read More
Gönderen tatar on
1 yorum
categories: | edit post